Yağmur, çamur, müzik ve 80.000 kişi.
Birkaç yıldır geliyorum ancak henüz şu övülen yağmuru, çamuru tadamamıştım. Bu sene olacaklar ve göreceklerim beni şaşırtıyordu. Çantamı hazırlarken son 2 yıl sadece 1 saat yağmur yağmış diye göz önünde bulundurarak polarımı, uzun kollu giysilerimi almamıştım. Kendimce çantayı daha hafif hazırladım. Oh ne güzel sırtım rahat olacak ve güzelce festivalin tadını çıkaracaktım. Havaalanına vardığımızda orada hafif bir yağmur çişeliyordu. Sonra oradaki insanlara sorduğumda birkaç gündür havanın böyle olduğunu ve festival boyunca da devam edeceğini söylediklerinde işte bu seferde beni farklı bir serüven bekliyor diye düşündüm. Öyle de oldu.

Konser öncesi 1 günü St.Pauli’de geçirip Night Light barda geleneksel tezahüratlarımızı yapıp biralarımızı tokuşturup limana gidip deniz havası soluduktan sonra biraz daha dolaşıp güzelce ve heyecan içinde uyuduk. Bu sefer arabaya sığamayacak kadar kalabalık olduğumuzdan dolayı ben önceki gün tanıştığımız çocuklar ile 5 kişilik tren biletine de ortak olarak farklı bir güzergahta yola koyuldum. İyiki de böyle yapmışım böylelikle güzel arkadaşlar (Mete, İpek, İzge ve Erman’a sevgilerle) tanıdım. Bu tren yolculuğu Itzehoe denilen yerde bitiyor ve ardından 10 euro’ya gidiş-dönüş shuttle bus ile ortalama 30 dakikalık bir yolculuğun ardından Wacken Village’a geliniyor. Buradan sonrası sizin için her bahçe artık bir bar her köşe sahne alabileceğiniz bir konser sahnesi kıvamına dönüşüyor. Ekipten önce geldiğimden geçen yıldan tanıştığım insanların yanına gittim biraz sohbet içtim. Tabii ki de kendinizi bira içmekten alıkoyamıyorsunuz. Çünkü size karışan eden yok bağıranınız yok. Bağıranlarımız olmuyor mu oluyor. Biri Wacken diye bağırdığında sizde Wacken diye bağırarak türlü türlü şebeklikler yaparak destekliyorsunuz. Bu birliktelik duygusu sizin orada olma sebebinizden daha çok o festivale bağlayan sebeplerden yalnızca bir tanesi.

Gelmeden önce hava durumuna bakmayan ben için bizim ekip gelmeden bot aramaya koyulmanın zamanı gelmişti. Köyün içindeki dükkanlardan bakmaya devam ettim. Ancak 30 euro deyince ve fiyatı da bir türlü indirmeyince yönümü köyün girişindeki Edeka ve Netto’ya çevirdim. Oralarda da önceden gelenler bütün botları tükettikleri için botsuz bir şekilde devam ettim. Ancak kamp alanına girişimizi yaptığımız andan itibaren durumun ne kadar kötü olduğunu gözümle görmüş oldum. Hafif yağmur arasında çadırı kurdum. Uyku tulumunu içine atmıştım. İş göremese de benim ufak botları giydim. Sonrasında 0.ncı günde olsa birkaç grup dinlemek için ekiple ( Amir abi, Burcu, Laçin ve Çağlan abi ) beraber Headbangers stage ve W:E:T Stage’in olduğu Bullhead City’e doğru yola koyulduk . Ancak bir yerden sonra dizimize kadar battığımız için geriye Çağlan abi ve ben kaldık. Zorla da olsa Bullhead City’e geldik. Üstüme pek Birşey getirmediğim için tişört ve yağmurluk ile soğuğu iliklerimde hissediyordum. Birşeyler atıştırıp hemen sahnelerin olduğu çadıra girdik. Bu yaşadığımız olaylar bize festivalin başladığını bizi özlediğini ve güzel anılar bırakacağını bildiriyordu.

0. Gün (29 Temmuz)

Çadıra girdiğimizde kalabalığın ve kapalı mekanın etkisi ile biraz daha ısınmıştık. Şimdi konser zamanıydı. Sahnede New Model Army ile vakit geçirmenin zamanı gelmişti. İngiliz post-punk ekibini ilk defa izleyeceğim için merakla bekliyordum. Stormclouds şarkısı ile sahneye çıkan grup izleyicileri sıcak tutmak içinde hareketli bir setlist oluşturmuş. Justin Sullivan ise gözlerindeki bakışları ve titreyişi ile müziğe olan inancını heyecanı ile gösteriyordu. Özellikle grubun akustik müziği ses sistemi ve ortamla güzel bir uyum oluşturuyordu. Bir ara buna çadırı delip damlayan ve Sullivan’ın da ilgiyle izlediği yağmur eşlik ediyordu. Bir daha izlemeyi beklediğim gruplardan oldu.

Şimdi hem ayaklarımdan aldığım su hemde üsttende ıslandığım için buna bir çözüm bulma sırası gelmişti. Köşede bulunan uygun kıyafet dükkanından bir adet uzun kollu tişört bulup onu değiştirirken de üşüdüğümü anlayıp sıcak bir bitki çayı yapan Gizeh standındaki kıza da teşekkürler. Resmen günümü bir nebze olsun sıcağa ulaştırdı.

Sırada Scorpions grubunun eski lead gitaristlerinden Uli Jon Roth vardı. Uli sahnedeki 3 gitar içinde tabii ki kendi sesini köklemiş diğerleri arasında daima ön planda durmasını sağlıyordu. Ancak sahnede beyaz gitarıyla bulunan solak genç gitaristin hakkını vermek lazım Uli engellemese daha farklı yerlerde olabilir. Neoklasik metale Alman dinleyicisinin ilgisi da her zaman yüksek olduğundan güzel fakat sonlara doğru biraz daha bira içsek mi dedirten bir zaman geçiyor.

Normalde bu alıştırma gününde pek grup izlemesekte bu sene bunların ardına birde Europe eklemişler. Tabii ki Europe eski şaşalı günlerinden uzak yeni zamana da pek ayak uyduramasa da Wacken’de onlara da yer var. İyi de yapıyorlar. Böyle grubun bilindik şarkıları ile çok metal seyircisi doğuyor. Bu kitleyi kırmadan da Rock the Night birde sonuna Final Countdown ekleyerek klasik bitirişlerini yapıyorlar.

1. Gün (30 Temmuz)

Klasik bir sabahtı. Etrafta çalınan metal müzik bir yandan yağmurun az durduğunu ve birazcık da olsa güneşi hissedebildik. Wacken ekibi bu yıl basına güzellik yapmış çadır alanına koydukları konteyner sayesinde elektronik aletlerinizi sarj edebilip internete girebiliyordunuz. Tabii ki geçmişte gelmiş insanları da orada görmeniz gayet mümkün oluyor.

Önceden aldığım kahvaltılıklarla kahvaltımı yaptım. Ancak dizimize kadar batan çamur için tek bir çözüm vardı. Bot alınmalıydı. Köye yaptığımız araştırma gezisi sırasında kamp malzemeleri satan dükkan bu durumun farkına varmış olacak ki birçok bot getirtmişti. Bizde 10 euro ya bu botları alıp anından ayakkabılarımızı orada değiştirdik. Bu andan sonra festivalin çamuru bize vız gelir tırış giderdi. Köyde biraz dolaştıktan sonra alana gitmenin zamanı gelmişti.

Artık öğrenmiş olmanız gerekiyor. Geleneksel olarak saat 15’de sahneye Skyline adlı köyden bir topluluk çıkıp bilindik parçaları yorumluyor. İnsanlar diğer alanlardaki çamur yerine burada da az çamur olduğundan bu yıl ana sahnelerin bulunduğu kısmı daha çok tercih ettiler. Skyline’ın ardından True Metal Sahnesinde U.D.O ve askeri orkestra sahneye çıkıyor. Askeri üniforma giyip metal devil horn yapıp dil çıkaran insanları görmek gayet eğlenceli olsa da ben pek dinlemedim. Akşam Rob Zombie sahneye çıkana dek sonraki günler zaman bulup pek gezemeyeceğimden festivalin diğer alanlarını gezdim. Bu arada her türden yemekten rahatlıkla ve uygun fiyatlarda bulabilirsiniz. Örneğin ben 5.5 euro ya yediğim vegan dönerle normalde iki kişi doyabiliyor. Ve böyle bir öğün sizi uzun süre tok tutuyor. Zaten ardına da bira içtiğiniz zaman gayet vücut oturuyor. Festivalin diğer yerleri özellikle Wasteland’a bayılıyorum. Wasteland Warriors gün boyu oyuncuların bulunduğu ve size hem fotoğraf hemde oyunlarla hikayeler anlatan masalsı çılgın bir yer. Akşamları da alev şovları ve şarkılarla devam ediyorlar.

2 seçenek vardı ya Dark Tranquility’e gidecektim ya da Rob Zombie’e ben Zombie’i seçtim. Çünkü Dark Tranquility’i 2 kere dinlemiştim. Galiba bir daha olsa gene Rob Zombie’i seçerim. White Zombie sonrası kendine solo bir kariyer çizen ve gayette bunun üstesinden gelen Rob Zombie ekibinin de sağlam makyajı ve ekipmanın da buna uygun olması müziğine yakışıyor. Laçin abinin de dediğin gibi Amerikadan çıkan gruplar bu Entertainer işini diğer ülkelere göre daha güzel yapıyorlar. Rob Zombie’nin şarkılarını seven biri olarak setlist tam da istediğim gibiydi. Teenage Nosferatu Pussy ile giren Zombie bazen White Zombie bazense Ramones ve Metallica yorumlarıyla seyircilerinde arasında dolaşarak insanlara keyifli bir zaman geçirtti.

Dün çadıra dönerken ucundan hazırlıklarını gördüğümde de çok büyük bir şov olacağı anlaşılıyordu. Fakat bu kadar da süper olacağını kimsenin tahmin edeceğini düşünmüyorum. Rob Zombie sonrası 1 saat bir ara verildi. Bu arada iki sahne tam anlamıyla herşeye hazırdı. Bir yanda efsanevi grup Savatage öbür tarafta 105 kişilik Trans-Siberian Orkestrası olacaktı. Beklenen an geldi. Klavyede Jon Oliva Gutter Ballet’in girişini çalmaya başladı. Sonrası bir rüyadan farksızdı. Savatage art arda en güzel parçalarını çalıyordu. 24 Hrs. Ago, Edge of Thorns, Jesus Saves derken Hall of the Mountain King adlı parçadan sonra yan sahnede Trans-Siberian Orkestra çıkıyor. Vokallerin uyumu, gitar paslaşmaları, piyano solosu derken ortak çalınan believe, chance gibi parçaların ardından Requiem (The Fifth) ile sonrasında bütün ülkelerin ekranda görüldüğü kliple beraber mükemmel ve bir daha elimizden alınmayacak bir zamanı hepimize yaşatmasını bildiler.

2. Gün (31 Temmuz)

Wacken_2015-crowd-71

Çadırım kurumadığı için gene arabada uyuyarak geçen gecenin ardından ağzımda hala dünden Gutter Ballet şarkısının sözlerini mırıldanarak kahvaltımı yaptım. Yağmurun da devam etmesi ile beraber erkenden başlayan konserler için alana doğru geçtik.

Saat 11’de başlayan ve neredeyse ara vermeden gece 2’ye kadar süren performanslar başlamak üzereydi. Black Stage’de Epica ile başladık. Epica’nın solisti hamile olmasına rağmen performansı gayet yerindeydi. The Quantum Enigma albümünden 4 parça ve diğer albümlerden de 3 tane çalarak klasik şarkılarının dışında 45 dakikalık hafif bir konser verdi. Ardından Ensiferum daha klasik bir setlist ile hem bilindik hemde yeni albümlerden çalmayı ihmal etmedi. İnsanların oluşan çamurdan dolayı ana sahne alanlarına doluşması ile gündüzden itibaren geçtiğimiz yıllara oranla fazla bir doluluk oranı yakalaması ile Sepultura’da bile bayağı kalabalık bir kitleye konser verdi. İlk defa izlediğimden beklediğim bir performanstı ancak bu gruba küçük bir konser salonu yada akşamüzeri bir vakit verirsen daha güzel olacağını düşünüyorum.

Gruplar peşpeşe gelirken dinlenmek için size azıcık bir vakit kalsa da nasıl olsa bittiği zaman dinleniriz diyerek ve biranızı, yemeğinizi yiyip çamurların arasında kafa sallamaya devam ediyorsunuz. Birde öğleden sonra artık yağmur durmuş yerini yavaş yavaş güneşin sıcaklığı alıyordu. Ancak bu durumda da kuruyan çamur içine batınca çıkmanız için daha fazla enerji sarfetmenize sebep oluyor. Ne diyeyim ilk başta küfür ettiğim bu çamur durumundan zevk almıştım. Güneşin yerine devam etmesini de çok istedim.
Kvelertak Norveç’ten çıkan ve o dille müzik yapıp bunu metal dünyasına sevdirmesiyle ilgi çekiyordu. İnternetten de gördüğüm arada sırada bornozla sahneye çıkmalar sokakta çalmalarıyla ilginç şovlar yapan grubu merak ediyordum. Erlend Hjelvik abinin şarhoş olarak çıktığı ve birkaç kez düştüğü konserde grup seyirciyi de arkasına alarak bir daha Wacken’e geleceğini bunun da akşam saatlerinde olacağını performansıyla hissettirdi. Toplam 11 şarkı çalan grup güzel bir setlist yapmış. Zaten ses sistemi konusunda Wacken’in işi sağlam tuttuğu için pek aksaklık olmadı.

At the Gates zamanı gelmişti. Grup bir yıl önce ufak bir turne için geri dönmüş ancak müzikte daha çok ihtiyaçları olduklarını ve seyircilerin olumlu reaksiyonlarını görerek müzik kariyerlerinde kalmaya karar vermişlerdi. İnternette bulunan ve unutulmayan şovlardan Wacken 2008 ardından buraya dönen grup çok güzel bir konser verdiler.

Bu konserinde ardından Queensrÿche adlı grup sahne aldı. Grup zaten bildiğiniz gibi iyi ancak ben pek dinlemediğim için orada da azıcık izleyip kendime dinlenmek için ufak bir mola verdirmeyi uygun buldum. Opeth birçok defa Türkiye’de konser verse de henüz izleme fırsatı bulamamıştım. O yüzden benim açımdan festivalin sıralaması mükemmel gidiyordu. Yaklaşık 1 saat 15 sahne alan grup akşamın güneşin de yavaşça batması ve hafifte rüzgarı arkasına alarak progresif müziğin hüzünlü katmanlarını seyirciye yaşatmasını ve büyük bir alkış almasını bildi. Eternal Rains Will Come ile başlayıp Mikael’in bu parçadan sonra bira içmeye gitmesini anons etmesiyle Deliverance şarkısı ile ruhumuzu rahatlattıkları bir konser gerçekleşti.

Progresif müzik şöleni Dream Theater ile devam ediyordu. Bende bu sırada çok sevdiğim Anaal Nathrakh ve Death Angel gruplarını çadır alanına ulaşımda bu kadar çamurda süreceği için feda etmiş bulundum. Dream Theater’de klasik festival setlisti ve son albümden de birkaç parça ile 1 saat 15 dakika Dream Theater için kısa ancak tadımlık bir konser verdi. Ardından Black Label Society ile akşamında son ışıkları eşliğinde günün bitimine doğru yaklaşıyorduk. Zakk Wylde’ın öncülüğünde gitarların hakkını verdiler.

Şimdi bu akşamın en kalabalık seyirci topluluğuna ulaşan In Flames için sahne zamanı Andres’in beyazlar içinde çıktığı ve 43 yaşına gelip hala böyle bir müzik yaptığını, çok sevdiğini belirtti. Tıklım tıklım olan seyirci topluluğunun birçok parçaya ezbere eşlik etmesini, zıplayıp hoplamak benim için gecenin en güzel anlarındandı. Birde insanlar birbirine karşı anlayışlı birine çarptığınızda yada düşen birini anında kaldırmayı arkadan crowd surfing yapan birine karşı herkesin yardım etmek için el atması Wacken’e neden tekrar geleceğini hissettiriyor. Grubun performansına ve çaldığı şarkılar gayet iyiydi. Birde eski parçalardan Bullet Ride, Drifter gibi şarkıları duyunca da şaşırdım. Bu sahneye çok yakışıyorlar. Bir daha geleceklerine eminim. Günü Running Wild ile bitirdik. Hamburglu grup kendi evinde olmanın avantajı ile yüksek katılımlı bir seyirci kitlesine çaldı.

3. Gün (1 Ağustos)

Wacken_Open_Air_Wacken_Open_Air - 05 (1)

Dün kuruyan çadırımda ve uyku tulumumda yatmanın keyfi ve son günün hafif burukluğu ile uyandım. Artık son günde bütün yorgunluklarınızın bir kısmı neşe bir kısmı hüzün oluyor. Çektiğiniz çileleri özlüyor. Çamurlarda yuvarlanmak istiyorsunuz. Bu arada Blue Jean ve Headbang’ten tanıdığımız Çağlan abi ile konser izlemekte eğlenceli birde müziğe olan bilgisinden öğreneceğimiz, dinleyeceğimiz çok şey var. Umarım başka festivallerde de denk geliriz.

Amorphis, Rock Meets Classic derken Bloodbath’e geldik. Bloodbath’in sahne performansını merak ediyordum. Merak etmeye gerek yokmuş. İsveçli death metal grubu Anders ‘Blakkheim’ Nyström veekibinin kanlı makyajı ve Jonas Renkse’nin vokali ile hakkını verdikleri 12 parçalık muhteşem bir performans sergilediler. Sırada Sabaton vardı. Alman seyircisi bu grubu neden çok seviyor anlamış değilim. Ne zaman gelirlerse gelsinler hep bir ağızdan şarkı söylemeler solistle aynı kıyafeti giyen kişiler bana garip geliyor. Ben bu sırada tabii ki de Cannibal Corpse’ü izlemek için Party Stage’e doğru yol aldım. Death metalin önde isimlerinden bu grubu gerek korudukları tarz ve istediklerini yapmalarından dolayı çok seviyorum. 18 şarkılık acı çektiren bu kadar çamura rağmen seyircinin rahatlıkla pogo ve mosh-pit yapmasını görmekte ilginç bir deneyimdi. Ben kafa sallamakla yetindiğimi açıklamak istiyorum.

Judas Priest için alanı dolduran kişiler sayesinden bende bira alınan yerlerden birinin köşesine çıkarak görüş alanımda sabit kalmayı tercih ettim. Klasik motor girişiyle sahnede Rob Halford görünmüştü. Yaptıkları son albüm Redeemer of Souls yaşın kaç olursa olsun güzel bir iş çıkacağının en güzel örneklerinden bu albümden 3 parça çaldılar. Toplamda 15 parça ve mükemmel bir ses ile güzel bir konser oldu. Artık son zaman son gruba gelmişti. Bu sırada çadır alanında da birçok iyi isim kaçırdım ancak zamanı gelince onlara da gidilir. Cradle of Filth dinleyen biri değilim gece 12 onların saati olduğu anlaşılıyordu. Bende dinlerken atmosferinde etkisiyle gayet dinlemeye devam ettim. Fena olmadıklarını görmüş oldum. Kendi beğendiklerini yaptıklarını düşünüyorum.

Artık son biraları içip biraz dolaşıp çadıra gitmenin zamanı gelmişti. Seneye tekrar görüşmek üzere. Rain or shine see you in Wacken 2016.

neyse ki biraz daha çamursuz bir yoldan da dönerek çadır alanına döndüğümüzde çadırımın devrildiğini ve içinde uyku tulumunun da ıslandığını görmek biraz acı vericiydi. Neyse ki araba vardı. Onun içinde yarım yamalakta olsa uyuyabildik. Birçok kişi tekrar çadır almak durumunda bile kaldı. Bizde yağmur nasıl yağarmış öğrenmiş olduk. Bir daha buna göre önlemimizi alacağız.