Belgeselde metal müziğin en etkili akımlarından birine dönüşen Thrash Metal’in doğuşu yükselişi ve günümüze getirdiği etkileri anlatılıyor.

Belgesel fikrini ortaya çıkaran ve yöneten Rick Ernst röportajında dediği gibi filmin Headbanger’s Journey’le arasındaki farkın Thrash türünü anlatmaktan, onun hakkında ufak bilgiler vermekten ve müzikoloji şeklinde göstermekten çok türü direk gösterdiğini söylüyor ki harbiden de dediği gibi yapmış iyi de yapmış. Gerçi burada Sam Dunn’a da pek laf söyleyemeyiz sadece tek bir akımdan bakmak ile genel bir açıdan baktığında filmi yarattığınız süre farkından dolayı belirli bir yere kadar değinebilirsiniz. Thrash Metalde diğer türlere baktığınızda sert ve hızlı bir şekilde yapıldığı gözünüzden kaçmamıştır. Şarkı sözleri de buna göre şekilleniyor elbette. Toplumsal, politik olaylardan, insani duygulara bazı gruplarda bu sözlerin içindeki ve sahnedeki kanı görebilirsiniz.

Belgeselin açılışını uzun bir süre Metallica yapıyor röportajları, görüntüleri , müzikleri özellikle tabi ki bir nevi Thrash Metal’in doğuşuna en büyük katkıyı yapmış “ Kill ’ em All ” albümüyle açılışını yapıyor. Kill ’ em All albümü  ve Metallica beni  de metal müziğe başlatan isimler olduğu için bende ki yeri de özel. Dave Mustaine’i kovmasıyla ve Cliff Burton’u da acı bir trafik kazasıyla kaybetmeseydi daha çok thrash albümü dinleyebilirdik Metallica’dan. Ardından Dave Mustaine’in hırs ve intikamla kurduğu ( böyle söylemesi ayrı bir eğlence getiriyor ) Megadeth’e geçiyor Dave Mustaine’inn gitar çalışı ve vokali metali caz müzikle birleştirmesi ve etrafında yetenekli müzisyenleri topladığı adları geçseymiş iyi olurmuş ( Gene de açın bakın Wikipedia’dan tembeller 😀 ). Birde Peace Sells … but Who’s Buying ? albümünün diğer müzisyenlerdeki etkisinden ve en iyi Thrash albümlerinden biri olduğunu söylüyorlar. Hatta diğer albümleri sadece bunun üstüne çıkmakla yetindiğinden bahsetseler de ben aynı kanıya varamıyorum.

Sonra birçok grubun ( Megadeth,Slayer, Suicidal Tencendes vs. ) daha birçok grubun doğduğu yer olan Los Angeles’a geçtiğimizde ise oradaki Thrash Metal ve Glam Metal çatışmasını eğlenceli röportajlarla izliyoruz. Tom Araya’nın Glam için “ girl guys ” diyerek güldüğü sahne herşeyi açıklıyor. Slayer’a geçtiğimizde ise “ Reign in Blood ” albümünün thrash Metal de ne kadar önemli olduğunu ve diğer gruplara etkileri anlatılıyor. Bu albüm bir anlamda sadece Thrash Metali değil bence daha sert olan Death ve Black Metal için güzel bir zemin hazırlamıştır. Bunun sonrasında San Francisco ve oradaki hayran gruplarının birbirine aile gibi bağlı olduğu zamanlara değiniliyor. Sonrasında Exodus’a geçiyoruz. Grubun konserlerinin ne kadar şiddetli ve olaylı geçtiğini görüyoruz. Paul Baloff’un evlerde verdiği partilere ve eğlence anlayışının sadistliğine hatta bir partide sarhoş kızın ağzına koca bir fare sokması  herşeyi açıklıyor bu sebepler yüzünden 1985’te yerine Souza’nın gelmesinden ve ardından ölümünden bahsediliyor ki felç sonucu kaybettiğimiz bu çığırtkan sesi unutmayacağım. Biraz müzik dışına çıkıp Thrash Metal’i sevenleri nasıl tutkuyla sadık kaldıklarını ve giyim tarzlarına değiniliyor. Konserlerdeki en belirgin hareketler headbang ve yeni ortaya çıkanlar stage diving ile moshing ( seyircilerin birbirlerini ittirerek ve vurarak müziğe eşlik etmesi ) görülüyor.

Bir sonraki durağımız ise doğu yakası ( New York ) oluyor burada metal müziğin önemli mekanlarından Lamour’la tanışıyoruz. Ardından dört büyüklerden biri olarak anılan son grup Anthrax’a geçiyoruz. Anthrax’ın şarkı sözlerindeki başarısı sert ve hızlı müziği, vokalinden grubun elemanlarının gayet normal görülmesinden bahsediliyor. Anthrax’tan sonra hardcore türüne ve bu türün en etkili gruplarından Suicidal Tendenciels’e gitaristin siyahi olmasından yine de Suicidal müziğini ayakta tutmasından ve ardından Suicidal’ın  metal grubu olması ve solistin sokaklardan gelen yaşam tarzına değiniliyor. Evet grupların nasıl konser vereceğine gelecek olursak sürekli yollarda hayatlarını geçiyorlar ve hatta bazılarını bu yollarda kaybedildiğinden bahsediliyor. Artık Amerika’nın dışına çıkıp Almanya’ya geçiş yaptığımızda önce buradaki metal seyircisinin çok sıkı olduğundan ve Alman gruplarının çoğu Amerikalı gruplardan daha ağır ve sert,hızlı müzik yaptıkları bunların öncülerinin ise Kreator, Sodom , Destruction’ı öncü olarak gösteriyor. İsveç’ten Celtic Frost  Kanada’dan Voivod Brezilya’dan Sepultura ve Avustralya’dan Mortal Sin’den ve çevrelerinde yarattığı etkilerinden bahsediliyor.

 

Sonrasında ise en büyük Thrash Metal turnesi özelliğini kapsayan Clash of Titans sonrasında ise artık Thrash Metal’in sonu geldiği söyleniyor. Bunun sebebi olarak Grunge müzik ve bunların başında gelen Nirvana, Pearl Jam ve Alice in Chains’in nasıl Thrash metal’e bir teşekkürü eksik gördüğünden bahsediliyor. 90’lar metal grupları için özellikle Thrash için zor geçse  de fakat bu durumu tersine döndüren grup olan Pantera’dan bahsediliyor. Yaptıkları albümlerle hem Thrash Metal’i taşıyor ve Groove tarzını biraz daha öne çıkarıyordu grup 2003 yılında resmi olarak dağıldı. 2004 yılında ise Dimebag Darrell bir Damageplan konserinde hayranı tarafından vuruluyor. Grunge’tan sonra Thrashçılara bir başka darbe ise Nu Metalden geldiği söyleniyor. Ben bu bölümden bahsetmek bile istemiyorum. Sonra ise Death ve Black metalinde Thrash Metal’den etkilenişi hatta İsveçli ( Arch Enemy, The Haunted , Carnal Forge ,İn Flames vs. ) gibi gruplardan bahsediliyor. Özellikle İn Flames benim için gerçekten kendi tarzını melodisini yakalamış grupların başında gelir.Evet Thrash Metal yaşayanlarla beraber devam ediyor. Sizde bu dünyaya katılmakta geç kaldığınızı düşünmeyin sosyal medya ne işinize yarıyor. Açıp dinleyebilirsiniz. Başka belgesel ve filmlerde görüşmek üzere.